Şifreniz Mail adresinize gönderilecektir.

Dubliners – James Joyce

Bir gün ona yazdığı mektupta şunları söylemişti:
‘’niçin böyle kelimeler bana bu kadar sıkıcı ve soğuk görünüyor? Acaba

senin adın kadar sevecen bir kelime olmadığı için mi? ’’
Yukarıdaki satırlar Gabriel’in eşine gençlik döneminde ona aşık olan biri

tarafından yazılmıştı. Eşi o gencin ölümünden sonra bu satırları okuyup

içsel bir vicdan muhasebesi yapıp gözyaşlarıyla o gece uykuya dalmıştı ve

birkaç sayfa sonra Ölüler’in kahramanı Gabriel’in sevgisizlikle dolu olan

evliliğinden artık bir beklentisinin olmadığı gerçeğini kabul ettiği bir gece

yarısı odanın karanlığını aydınlatan ışığı takip edip pencerenin kenarından

sokağın ışığına bakıp yeniden yağmaya başlayan kar tanelerini seyrettiği

dakikalarda hayatında sahip olmak isteyip de sahip olamadıklarını

düşünürken, okuyucuyu hem düşündürtüp hem de hayatın boşluklarında

bırakıyordu yazar James Joyce.

Joyce’un Ölüler isimli öyküsünü iki bin on altı yılının Haziran ayında başkabir yayın evinden okuduğumda o sıralar yaza girişin ağır bir öyküyle

olduğunu ama arayı fazla açmadan Dublin’in diğer sakinlerini de ziyaret

etmem konusunda kendime içsel bir söz vermiştim, yaz aylarını bitirdikten

sonra soğuğun ve özellikle yağışlı havaların şehri esir aldığı mevsime

geldiğimizde Dublinliler’i okumanın zamanı gelmişti çünkü Ulysses’e giden

yol Dublinliler’den geçiyordu.
Dublinliler’de yazarın öykülerindeki karakterlerde genel olarak hayatın

yüzüne gülmekten kaçındığı, şanssız ve aynı zamanda çevresi belirli

sınırlarla çizili hareket imkanı olmayan kısacası bu hayata

tutunamayanların yer aldığı, acı ve bazı yerlerdeki sözleriyle

okuyucusunun yüreğini burkan bir kitap.

 

Karakterlerin tüm imkanları

zorlayıp da bu hayata tutunamaması bir anda aklımıza Oğuz Atay’ı

getiriyor çünkü burada unutmamamız gereken en önemli nokta sevgili

Oğuz Atay’ın etkilendiği yazarlardan biri de James Joyce’du.
Yazarın anlatım dilindeki ustalık, okuyucusuna , öykülerin bazı

bölümlerinde birden yaşadığı çevreyi ve günlük hayatı unutturup kar yağışı

altında Grafton’dan istasyon caddesine doğru öykülerdeki karakterlerin

hüznüyle yürüdüğünü hissettirebilmesidir.

Dublinliler’i henüz okumayanlara küçük bir tavsiye, kitaplarımı okurken

müzik dinlemeyi severim, ancak bu güne kadar okuduğum kitaplara uygun

en uyumlu parçayı sanırım Dublinliler’de tutturdum.

Björk’ün Stonemilker isimli parçasını dinleyerek kitabı okumanızı tavsiye

ederim, özellikle parçanın ilk girişindeki keman sesi kitaptaki tüm öykü

karakterlerinin ruh halini okuyucuya daha derinden hissettiriyor, parçanın

bitiş kısmındaki soloysa Ölüler isimli öykünün kahramanı Gabriel’in içinde

bulunduğu durumu bizlere daha iyi tarif ediyor tıpkı sözleri gibi,

we have emotional needs

i wish to synchronize our fellings

oh show some emotional respect

Duygusal ihtiyaçlarımız var

Hislerimizi senkronize etmeyi dilerdim

Oh biraz duygusal saygı göster…

Belki de o gece eşi yatakta uyurken sokaktaki lambanın ışığından dışarıda

yağan karı seyreden Gabriel’in eşinden beklediği tek şey buydu ancak

hayatta her şeyin tek taraflı olmadığı da aşikar bir gerçek çünkü ertesi gün

uyandıklarında karısının her geçen gün ondan daha da uzaklaşacağını

biliyordu ve o gece gökyüzünden yere düşüp eriyen bir kar tanesi olmak

istediğiyse onu tek gerçeğiydi.

Ulysses’e gitmeden Dublin’e uğramayı unutmayın keyifli okumalar….

 

Burak TEZGÖREN